RODOS’TAN KUŞADASI’NA (12)
Yayınlanma Tarihi: Perşembe, 28 Ocak 2021
HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı
 RODOS’TAN KUŞADASI’NA (12)

               Avrupa’da kriz oldu. İsteyen yabancı işçiler memleketine dönerse yardım yapılacağı söz konusu. (O zaman ben böyle düşünmüştüm.)  Kuşadası’na özellikle Almanya’dan çok gelenler oldu. Çocuklarını okutmak için bizim okulu tercih ediyorlardı. Öğretmen Sıdıka Yılmaz o sırada ikinci sınıfı okutuyordu. Konuştum, okutur musunuz, dedim. Kabul etti. Büyüklü küçüklü çocukları aldık. Türkçeleri zayıf, okuma yazmada zorluk çekiyorlar, dört işlemi tahtada değil ellerindeki hesap makineleriyle yapıyorlar. Öğretmenimiz onları ne yaptı yaptı okula uyumlarını sağladı, okuttu. Ders yılı sonunda tüm veliler mutlu kaldı. Üçüncü sınıfa geçme hakkı kazandılar. Bir kaçını yaşları büyük olduğu için dördüncü sınıfa yerleştirdim.

             Kış geldi çattı. Soğuklar başladı. Okulun baca sistemi yok. Baca boruları pencerelerden dışarı, yıllarca böyle kullanılmış. Biz de böyle kullanıyoruz. Hepsi yanınca, bir de uzaktan denizden bakınca, bütün dersliklerin dumanı tekmiş gibi görünüyor. Limana yanaşan geminin dumanı tütüyormuş gibi adeta.

            Bizim çocukluğumuzda dersliklerde varilden bozma ayaklı mangallar vardı. Okulun önündeki pirina fabrikasından hizmetli yanmış pirina közü getirir, mangalları doldurur, üstüne kül çekerdi. Biz maşa ile eşerek ısınırdık.

            Çay bahçesine, nargile içenlerin yanına uğradım, hep giderdim zaten. Sohbet sırasında Ali İnan’a ( Ali kalfa) okulun bacasız olduğunu anlattım. Yarın okula geleyim, bir bakalım, dedi. Okula yanında birisiyle geldi. Alt katı, üst katı dolaştı, inceledi, ölçtü, yanındakine bir şeyler anlattı. Sonra bana döndü, şimdi olmaz, okul tatil olduğunda gelelim yapalım, sıkılma sen dedi, gitti.

            Yarıyıl tatilinde işçi getirdi. Alttan üste tavanın köşelerini deldiler. Ahşap olduğu için delme işi kolay oldu. Aynı şekilde çatıyı de deldiler. Taban tahtalarını söktüler. Zaten deliklerden fareler çıkardı, iyi oldu. Yan duvarları kazıdılar, molozunu ortaya çıkan çukurlara doldurdular. Yerden kiremitlerin üstüne kadar tuğla bacalar yaptılar. Komple duvarları ve bacaları sıvadılar. Tek bacaya alttan iki, üstten iki dersliğe boru takmak için baca delikleri açtılar. Merdivenin iki tarafındaki alt üst dersliklere de aynı şekilde bacalar yaptılar. Yani kısacası üç bacayla sekiz derslik baca deliğine kavuştuk. Tabanlar betona, yan duvarlar da düzgün sıvaya kavuştu. Bütün bunlar on beş günde bitti. İkinci yarıyıl sabahı sobaları yaktık. Derslikler sıcacık, duman yok, koku yok. Allah razı olsun Ali kalfaya, işçilere, okulun hizmetlileri Mustafa ve Semiha’ya da Allah razı olsun.

            Tesadüfe bak!.. Öğretmen arkadaşlarımın bir kısmı Yılmaz soyadını taşıyor.

            Yıldırım Yılmaz, Sıdıka Yılmaz (Bu okulda tanışıp evlenmişler).

            Ayşe Yılmaz (Lise müdürü Şecaattin Yılmaz’ın eşi). İsmail Yılmaz’la dörtlenmiş. Ganimet Şenyılmaz ( Doktor Şenol Şenyılmaz’ın eşi) tayin olunca Yılmaz’lar beşlenmiş.

            Ne hoş Yılmaz İlkokulu.

            İlkokul müdürleri haftada toplam sekiz ders verir. İstedikleri dersi istedikleri sınıftan seçer, ders yılı sonuna kadar işler. Okulumuzun önceki müdürleri din ve ahlak dersini işlemişler. Ben de devam ettiriyordum.

            Öğretmenler toplantısında bir öğretmen arkadaş” Din ve ahlak dersine biz girelim, siz müzik dersine girer misiniz” dedi. Kabul ettim. Dörtlerin beşlerin müzik dersi öğretmeni oldum.

            Ders yılı başında öğrencilerimden flüt almalarını istedim, getirdiler. Ders yılı sonuna kadar ondan fazla değişik melodiyi, öğrenci şarkılarını flütle çalmasını öğrettim. Nota öğrettim. Her parçayı öğretirken notaları defterlerine işlettim. Solfej çalışmaları yaptık.

            Okulda mandolin kursu açtım. Pazar günü mandolinini kapan geldi. Veliler meraklı ama beş altı hafta sonra bazı öğrencilere sıkıcı geldi, vazgeçtiler. Kalanlarla mandolin çalma, nota, solfej çalışmaları yaptık. Bu öğrenciler ileriki yıllarda ortaöğretimde hep başarılı oldular. Müzik öğretmeni Ahmet Bey teşekkür etmişti.

            Okul müdürü olduğum zaman öğretmen veliler kayıt ya da nakil sırasında çocuğunu hangi sınıfta, hangi öğretmene, sabahçı öğlenci fark etmez isterse yardımcı oluyordum. Bu kayıtları öğretmen çocuğu olduğu için yapıyordum. Bu tavrım kısa zamanda veliler tarafında fark edildi. Öncelik öğretmen çocuklarına idi. Neden? Belediyeciler, polisler, bankacılar, sağlıkçılar, bütün meslek grupları sıra kendilerine gelince öncelik yapıyorlardı. Öğretmen çocuğunun okul işleri olduğunda neden seçme hakkı olmasın, derdim. Öğretmen velilerin isteklerini mümkün olduğu kadar yerine getirdim. Sabahçı- öğlenci gibi…

            O ders yılı Mehmet ortaokula, Sami ilkokula başlayacak. Kayıtlar başladı. Mehmet’e kayıt sırasında okuyacağı yabancı dil için kura çektirdiler, Almanca çıktı. Seslenmedim. Benim çocuğumun İngilizce okumasını isterdim içimden, olmadı. Demek ki ortaöğretim öğretmenlere ayrıcalık tanımıyor daha dedim ne yapayım.

            Okulumuzda birinci sınıf kayıtlarını yaptım. Sıra, öğrencileri üç birinci sınıf öğretmenine dağıtmaya geldi. Üç bayan öğretmen Ayşe Yılmaz, Gülçin Taşkıran, Sevgi Ünal. Şimdi Sami hangi öğretmende okuyacak. Karşımda deneyimli, başarılı, sevilen, sayılan üç arkadaşım. Sami’nin dosyasını diğerleri gibi kuraya soktum. Müdür ayrıcalık yaptı denmesin diye okulların açıldığı gün kura çektim. Sami, Sevgi öğretmene düştü. Çağırdım geldi, öp bakalım öğretmenin elini dedim.

            Babam balık satıcılığı yapıyordu. Eski Opel marka mavi arabasının arkasına birkaç kasa balık atar, köylere satmaya giderdi. Ayrıca balıkhanedeki yerinde oturur satış yapardı. Yaz geldi mi turist gemisi tayfalarına genelde topladığı ıskarta veya sipariş balıkları satardı. Öğleden sonraları eve gelir, dinlenir yatardı. Bu yaşantısı uzun yıllar sürmüştü. Araba evin önündeki incir ağacının altında duruyordu. Çok eskimişti. Sattı birisine, alıp gittiler.

          

          Eski arabayla ilgili çok anılarımız var. Çocukları alır, köy köy gezdirir, balık satardı. Biz Davutlar’da oturduğumuz yıllarda iki günde bir gelir bize balık bırakırdı. Sobada kebap yapıp yerdik.

          Babam arabasız duramaz. Gençliğinde Rodos’ta taksi şoförlüğü yapmış. İçindeki araba sevdası hiç çıkmamış. Kuşadası’na geldiğinde balıkçılık yaptı ama fırsat buldukça kamyon, otobüs, taksi kullandı. Hevesini sürdürdü.

          Toros Mustafa arabasını satıyormuş, aldı evin önüne çekti. Bize, gezersiniz dedi. Ocak 1982. Bizimkileri bindirip bir iki tur attım. Kendisi de arada bir balık satmaya gitti. Mart ayında limanlık güzel sıcak bir havada kayık çekek yerinde denize giriyor, taşların üzerine yatıyor, uyuyor, herkes görmüş. Bana haber geldi. Başka gün oturduğu sandalyeden düşmüş, kaldırmışlar. Çay bahçesinde oturuyordum. Amcanın Hüsen bana “ burada ne oturuyorsun, git babana bak, oturduğu yerden düştü balıkhanede” dedi. Gittim, neyin var baba, dedim. Yok bir şeyim, dedi. Ertesi günü kantodan iri torikler almış, satamamış. Çocukları bindirmiş arabaya köylere satmaya gitmiş, satamamış. Sanırım balıkları enişteye buzlatmış.

          Öksürük olmuş, ateşler içinde birkaç gün yattı. Fenalık gelmiş, pencereyi açıp yoldan geçenlere bağırmış. Okuldan geldim. Amcanın Hayri ve bir balıkçı oturmuşlar, konuşuyorlar. Sordum, yok bir şeyim, dedi. İğneci Şefik’i çağırmamızı istedi, çağırdık. Ona iğne vurdu. İğneciye sordum. Ne iğnesi bu diye. Ağrı kesici, dedi. Balıkhanede hep vurdururmuş. İğneci Şefik her gün geldi iğnesini vurdu. Bu iğneyi vurdurmasını Söke’deki Dr. Fahri Bey söylemiş. Zaman zaman Dr. Fahri Bey’e balık götürürdü, biliyorum.

Yorumlar
KUŞADASI HABERLERİ
Bizi Takip Edin: