ASHAB-I KUŞADASI
Yayınlanma Tarihi: Perşembe, 08 Ağustos 2019
HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı
ASHAB-I KUŞADASI

 

 

            Bundan tam iki yüz yıl önceydi.

            Mora Yarımadasındaki Türkler yerlerinden yurtlarından olmuşlar, bir kısmı taa oralardan gelip Kuşadası’na yerleşmişlerdi. Kuşadası karşı kıyıda, Anadolu’daydı ve Mora’daki Benefşe’ye, yaşadıkları yerlere benziyordu.

            Sülalelerine Sarızâdeler deniyordu.

            Genç Mustafa Sarıoğlu, yaman bir delikanlıydı. Maceraperest, bıçkın, yakışıklı bir leventti. Memleket kaybetmenin acısı içersinde geldikleri Kuşadası kasabasına alışmaya çalışıyorlardı.

            İlk yıllarda Ada’nın yerlileri onlara Türkçeyi tam konuşamadıkları için şüpheyle bakmış, kız vermemiş, alışveriş etmemiş, hatta mezarlarını bile deniz kıyısında ayrı bir yerde tutmuşlardı.

            Sonraki yıllarda halk onlara alışmış, onlar da Türkçe’yi öğrenmiş ve ticari hayatta kendilerini kabul ettirmişlerdi.

            O yıllarda Ada’nın maceracı delikanlıları zaman zaman kıyılara atlar, Kuşadası körfezinde deniz turu yapar, balık avlar, eğlenir, sulara dalıp yüzerlerdi.

            O gün, yedi Müslüman Türk genci tekneye atlayıp, denizin tadını çıkarmaya çalışıyorlardı. Fakat, akşama doğru birdenbire sert bir rüzgâr çıkmış, hava bozmuş, fırtınaya dönüşmüştü. Yüksek dalgalar nedeniyle kıyıya varamamışlar, kendilerine yakın olan Güvercin Ada’daki mağaraya sığınmışlardı. Bir süre mağaranın içinde bekleyip fırtınanın dinmesini beklediler. Yanlarında çok sevdikleri köpekleri Çomar da bulunuyordu.

            Teknelerini büyük bir kayaya bağlamışlardı. Dalgaların şerrinden kurtulmuşlardı ama hava daha da bozmaya başlamıştı. Anlaşılan sığındıkları mağarada bir müddet daha kalmak zorundaydılar.

            Saatler geçmeye başlamış, uykuları gelmişti. Tuttukları balıkları ısıtıp karınlarını doyurdular. Yorgun argın uykuya dalmak zorunda kaldılar ve mağaranın bir köşesine uzanıp kendilerinden geçtiler. Çomar da onların uyuduklarını görünce kollarını mağaranın girişine doğru uzatıp yedi arkadaşlar gibi uykuya daldı.

                                                         ***

            Mustafa’nın burnuna keskin bir iyot kokusu geliyordu. Gözlerini açtığında bir mağaranın içinde taşların üstünde yattığını anladı. O anda arkadaşlarını da hatırladı. Mağaranın içinde hep birlikte uyuya kalmışlardı. Çomar da silkinerek ayağa kalkmaya çalıştı. Gerindikten sonra Mustafa ile beraber gün ışığının geldiği mağara kapısına doğru ilerlediler. Sarıoğlu Mustafa dışarıya bakınca:

            -Aman Allahım! diye bağırdı. Burası neresi?

            Bağrışmayı duyan arkadaşları da yerlerinden fırladılar. Üstlerini başlarını silkerek onlar da mağara girişine yaklaştılar. Manzara karşısında dona kalmışlardı.

            -Biz burada kaç yıl uyuduk acaba? diye birbirlerine sordular.

            Şimdi gördükleri yer çok farklıydı. Ancak burası yine de Kuşadası olmalıydı. Çünkü; Kilise Dağı, Yılancıburnu, Pilav Dağı, Güvercinada yerinde duruyordu.

            Karşılarında kocaman bir şehir vardı. Dağ, taş binalarla doluydu. Mağara kapısında bir süre Kuşadası’nı seyrettikten sonra karınları acıktı. İçlerinde en cesaretlileri Sarıoğlu Mustafa idi. Onu şehre göndermeyi düşündüler. Şehirden bize peynir, zeytin, ekmek ne bulursan getir, yiyelim dediler. Büyük iskeleden, limanda duran dev gemiden, binalardan, yollardan geçen arabalardan çok ürkmüşlerdi. Bu işi çözse çözse Sarı Mustafa çözerdi. En iyisi onu keşfe göndermekti. Mustafa da bunu kabul etti. ‘Ya bismillah!’ diyerek mağaradan çıktı.

            Daha evvel Ada’yı karşı kıyıya bağlayan yol yoktu. Bu yol yeni yapılmış olmalıydı. Gözleri teknelerini aradı ama teknenin yerinde yeller esiyordu. Çekine çekine, sağa sola baka baka şehrin kıyısına yaklaşmaya başladı. Papaz Hamamı daha modern hale gelmiş diye düşündü. Cennet Koyu adeta bakirliğini koruyordu. Tepeye bir Cennet Yolu yapılmış, arabalar vızır vızır işliyordu. Park eden onlarca motosikleti ilk defa gören Mustafa bir an için aklından bu araba ve motorlar şeytan araçları mı acaba diye geçirdi.

            Arkaya dönüp baktığında Güvercinada’nın yemyeşil ağaçlarla dolu olduğunu fark etti. Kale sanki yeniden yapılmıştı. Yılancıburnu hemen hemen aynı kalmıştı. Ramazan topunun bulunduğu tepeye bakınca büyük bir heykel gördü. Kimin heykeli olduğunu bilemedi. Küçükada yolunda demirleyen teknelere hayran kaldı.

            Sarızâde Mustafa sahil şeridinden şehre doğru ilerlerken başka bir zamanda yaşadığını daha iyi anladı. Küçükada’daki mağarada acaba kaç yıl kaldık diye düşündü. Yüz yıl, iki yüz yıl, üç yüz yıl?

            Gelen geçen arabalara, minibüslere, motorlara hayretle bakıyordu. Bazen meydana çıkan gürültülerden ürküp kenara çekiliyordu. Şeytan icadı mı bunlar, tövbe tövbe diye tekrar söylendi kendi kendine.

            İskeleye yaklaşmış geminin görkemi Mustafa’nın ilgisini çekmişti. Biz uyurken meğer insanoğlu neler yapmış diye düşündü. Mustafa’ya yürüyen, çalışan, gezen, oturan insanların giysileri de çok enteresan gelmişti. Barları, marketleri, lokantaları, derici, halıcı dükkânlarını merakla seyrediyordu. Tabelalardaki yazılarda ne yazdığını anlayamıyordu.

            Bir ara bir işletmenin önünde durarak içerdeki büyük ekran televizyona dikkatle baktı. Bu müthiş icat içersinde insanlar hareket ediyor, konuşuyor, şarkı söylüyorlardı. Tekrar başka bir ülkede miyim acaba diye şüpheye düşecekken karşıda duran Güvercinada ve deniz aklına başına getirdi. İşte Kervansaray da buradaydı. Memleketi Kuşadası’ndaydı. Ama devir değişmişti. O kadar dalmıştı ki bir an için mağaradaki arkadaşlarını unuttu. Kaleiçi camisini ve Kalekapısını geçtikten sonra bir şarküterinin önüne geldiğinde arkadaşları aklına geldi. Yiyecek alması gerekiyordu. İçeriye girdi, peynir, yağ ve helva almaya çalıştı. Fakat paraları verirken kasadaki genç gülerek ona bu paraların geçmediğini söyledi. Mustafa, çaresiz şekilde nevaleyi içerde bırakarak caddeye çıktı.

            Ne yapabilirim diye düşünürken aklına dağa çıkmak geldi. Ada’ya geldiklerinde dağa yerleşmişlerdi. Boyacıönü onların mekânıydı. Sülale olarak orada otururlardı. Belki eski yerleşim yerimizde meramımı anlayacak birini bulurum diye geçirdi aklından.

            Yokuşu tırmandı. Buraları çok iyi hatırlıyordu. Bazı evlerin, köşklerin çok eskimiş olarak yerinde durduğunu gözlemledi. Fakat, insanlar kendisine çok yabancıydı. Kim bilir aradan kaç nesil geçmişti.

            Yıllarca su içtiği mahalle çeşmesinin başında bir süre ayakta bekledi.

Tam o sırada oradan motorla ben geçiyordum. Bu garip insan merakımı celbetmişti. Giyim kuşam ve tavırlarıyla çok eski insanları andırıyordu. Pek turiste de benzemiyordu. Sima olarak aramızda bir benzerlik olduğunu fark ettim. Sanki ona kanım ısınmıştı. Kendisine yaklaştım. Motoru durdurup sordum:

            -Bir şey mi aradın ahbap?

            -Hayır…Ama, şey…bana yardımcı olabilir misiniz?

            -Derdin nedir, anlat bakalım?

            -Benim dedelerim çok eski yıllarda buralarda yaşıyordu. Biz bir gün genç arkadaşlar olarak geziye çıktık denizde. Fakat, denizde fırtına çıktı ve Güverciada’daki mağaraya sığındık.

            -Eeeee?

            -Dün, mağarada ben uykudan uyandım. Arkadan köpeğimiz Çomar uyandı. Sonra da arkadaşlar tek tek uyanıp ayağa kalktılar. Ancak uyandığımızda etrafı seyredince çok değişik bir şehirle karşılaştık. İçeride kaç yıl kaldığımızı bilmiyoruz. Karnımız acıktı. Yiyecek, içecek alayım diye arkadaşlar beni şehre gönderdiler. Fakat, cebimdeki para Osmanlı parası olduğu için geçersiz olduğunu söylediler ve bana yiyecek vermediler.

            -Ataların kimlerdi, yani sen kimlerdensin?

            -Hacı İbram Ağalardan, Sarızâdeler denir bizlere. Mora’dan geldik. Bu mahalle bizim mahalle. Küçüklüğüm burada geçti. Bu çeşmeden bile çok su içtim. Ancak su böyle değildi, şimdi çok bozulmuş. Şu evlerin, köşklerin hepsini hatırlıyorum. Bak şu karşıdaki rumbalı ev var ya bizimdi. Bizim zamanımızdan kalma.

           -İşe bak, ben de Hacı İbram Ağalardanım.

           -Yaaa, kimin torunusun?

           -Feride Hanımın…Hacı İbram Ağa’nın kızı…

           -Yaaa ! Ben de Sarıoğullarındanım işte…Sen bizim torunumuzsun!

           Adam acaba aklını mı kaçırdı diye düşündüm bir ara fakat kanı kanıma, canı canıma ısınmıştı. Üzerinde fazla durmayıp :

          -Ne lazım size, yiyecek, içecek ? diye sordum.

          -Peynir, ekmek, yağ, helva, su …Yedi kişiyiz biz…Bir de çomar var mağarada, köpeğimiz…

          -Motora atla, arkaya…yürü, inelim çarşıya…

           Tarifi üzerine, daha önce uğradığı şarküteriye girdik. Sarıoğlu Mustafa’ya ekmek, peynir, zeytin, helva, su, meyve suyu aldık.. Kasaya parayı ödedikten sonra kasaba uğrayıp Çomar’a da kemik hazırlattık, motorla onu ve nevaleleri Küçükada’nın girişindeki Papaz Hamamına kadar götürdüm.

           Sarıoğlu Mustafa bana teşekkür üzerine teşekkür etti. Elindeki masraflarla Güvercinada’ya doğru yürüdü. Uzaktan, hızlı adımlarla mağaranın içine girdiğini gördüm.

           Daha sonra bir daha onunla hiç karşılaşmadım. Tekrar uykuya mı daldılar, yoksa mağaradan çıkıp başka bir şehre mi gittiler bilmiyorum. Korktuğum için mağaranın içine girmeye de cesaret edemedim.

           Bir ruh adamla mı yoksa gerçekten bedeni olan bir insanla mı karşılaştım anlayamadım. Hâlbuki, küçükken bu mağaranın önünde çakıl taşlarıyla, deniz dikenleriyle, deniz yıldızlarıyla, kumlarla oynar, denize girerdik.

           İçeride, mağarada uyuyanların olduğunu hiç düşünmedik ve fark etmedik.

Yorumlar
KUŞADASI HABERLERİ
Bizi Takip Edin:
YAZARIN TÜM YAZILARI
GÜRÜLTÜYE GİDEN GÜRÜLTÜCÜ ASHAB-I KUŞADASI SİNEK HATIRA DEFTERİ ÜÇ ŞEHRİN HİKÂYESİ (3) ÜÇ ŞEHRİN HİKÂYESİ (2) ÜÇ ŞEHRİN HİKÂYESİ (1) KUŞADASI CENNET KOYU-CENNET YOLU GÖKMEN ARKADAŞIMIZIN DEĞERLENDİRMESİ KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (20) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (19) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (18) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (17) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (16) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (15) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (14) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (13) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (12) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FITINASI (11) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (10) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (9) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (8) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (7) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (6) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (5) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (4) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (3) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (2) KUŞADASI’NDAN BİR ÖYKÜ FIRTINASI (1) SAĞOL CANIM ÖĞRETMENİM HATİCE ABLADAN MEKTUP SÜTÇÜ HALİT AĞA(5) SÜTÇÜ HALİT AĞA (4) SÜTÇÜ HALİT AĞA (3) SÜTÇÜ HALİT AĞA (2) SÜTÇÜ HALİT AĞA (1) ÜÇ FIKRA-ÜÇ HİKÂYE HASAN DAYI ESKİ KUŞADASI’NDA KOMŞULUKLAR (4) ESKİ KUŞADASI’NDA KOMŞULUKLAR (3) ESKİ KUŞADASI’NDA KOMŞULUKLAR (2) ESKİ KUŞADASI’NDA KOMŞULUKLAR (1) AĞAÇLARI KATLEDİLEN KUŞADASI 1946 YILINDA KUŞADASI (3) 1946 YILINDA KUŞADASI (2) 1946 YILINDA KUŞADASI (1) BİNBİR ÇEŞİT KATİL RAKAMLAR LİMON AĞACI BİR ZAMANLAR SAĞIRDIM