BABAANNEM
Yayınlanma Tarihi: Pazartesi, 02 Kasım 2020
HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı
BABAANNEM

                                                          

 

            Akdeniz’in ortasında Girit adası…Ada’nın kuzeydoğusunda Laşit sancağına bağlı bir adacık. Spinalonga…Babaannemizin, ağababamızın, onların da atalarının Osmanlılar zamanında yurt edindiği adacık…

            Kışkırtılmış Rum çetelerinin saldırıları…Savunmasız bırakılan Türkler ve adadan teknelerle ayrılan insanlar…

            Küçük Ada’nın arka tarafından, mezarlıklar sahilinden teknelere atlayan Giritli Türkler…Karadan Koraka Rum çeteleri sahilde pusu kurmuşlar. Türkleri öldürmeyi bekliyorlar…

            Yıl 1896…Girit’te isyan var. Teknelere atlayan Türkler  İstanköy Adasına geliyorlar. Dört kuşak mezarları, bağları, bahçeleri, evleri, eşyaları Girit’te kalıyor. Türk mültecisi olan atalarımız soykırımdan, katliamlardan kurtulmak için Bodrum’un karşısındaki İstanköy Adasına sığınıp yerleşiyorlar.

            İşte babaannem de genç yaşta teknelere atlayıp Girit’ten kaçıp Anadolu’ya sığınmaya çalışan Türklerdendi.

            Seyyidaki Hasan’ın kızı idi ve Dervişaki Hüseyin’in oğlu İbrahim ile evliydi. Türkçeyi çok az bilirdi. Esmer tenli, ela gözlü, kaşları yay gibi, hafif kamburumsu, ufak tefek bir kadıncağızdı. On-onbeş çocuğu olmuş, bunlardan sadece sekiz tane oğlan hayatta kalmıştı. Elmacık kemikleri çıkık, yüzü daima gülümseyen, başından başörtüsü eksik olmayan bir insandı. Ağababamız (dedemiz) beyaz tenli olduğu için kimi çocukları beyaz, kimileri ise esmer olarak doğmuşlardı. Hüseyin, Hasan, Ali, Ömer, Mustafa, Halil, Nihat, Kemal…Melek isminde kızlarının olduğunu ve erken yaşta öldüğünü üzülerek söylerlerdi. Çocukları da kendileri ve ataları gibi esnaflıkla uğraşmışlardı. Kunduracılık, tuzculuk, bakkallık, yoğurtçuluk, marangozluk, terzilik, berberlik…

            En son Söke’ye yerleşmişlerdi. Söke’deki evimizin arka kapısı babaannemlerin yaşadığı evin bahçesine açılırdı. Çocukluğumda her zaman yanlarındaydım. Tek göz odada yaşarlardı. Bir de küçük bir mutfak ve banyo. Yandan merdivenle çıkılan ikinci katta babaannemin kardeşi Halil Dayı otururdu.

            Evin bahçesinde envai çeşit, tenekeler içersinde çiçekler bulunurdu. Bir de erik ağacı, frenk elması gibi ağaçlar. Bahçenin bir köşesinde köy evlerindeki gibi bir küçük tuvalet…

            Babaannem radyoyu çok severdi. Giritlice “travuri” denir, türküler, şarkılar dinlemeye bayılırdı. En çok sevdiği şarkılar, içinde “Leyla” ismi geçen şarkılardı. Bir de “Kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi” şarkısını çok severdi. Radyoda mevlit okunduğu zaman dikkat kesilir, hepimizi susturur, hatta odadan çıkmamızı bile isterdi. Mahallede bir evde Kuran okunduğunda, mevlit olduğunda çağrılmazsa darılırdı. Birkaç kez radyoda mevlit okunurken gürültü çıkardığımızda kızdığını ve Giritlice –Sopa mimilis! diye parmağını dudaklarına götürdüğünü hatırlıyorum. –Sopa mimilis!- Sus, sesini çıkarma! anlamına geliyordu. Aklına estikçe de beni yanına alır, nazar duası okurdu, ben de hemen esnemeye başlardım.

            Bu dünya gelip geçici. Her şey bir rüya gibi. Bugün varız, yarın yoğuz. Babaannemler de gelip geçtiler bu dünyadan. Ancak, inançlarımız onların tekrar dirileceğine hükmediyor. O güzel ruhlar yaşıyorlar ve hesap gününden sonra sonsuza dek yaşayacaklar. Ne mutlu dünyada iken insanlara kötü davranmayanlara, iyilik yapanlara, saf ve masum olanlara…

            Ağababam ve babaannem çok iyi anlaşırlardı. Birbirlerini çok severlerdi. Birbirlerine karşı çok büyük saygıları vardı. Bir kadının evde ne gibi işleri olur? Yemek yapmak, çocukları bakmak, bulaşık yıkamak, çamaşır yıkamak, ortalığı süpürmek, oturup dinlenmek, o sıralarda radyo dinlemek, komşulara gezmeye çıkmak. Babaannem de hep bunları yapardı. Yanına uğrayıp da yemeğini yemesem çok üzüntü duyar, hatta darılırdı. Çok güzel dolma sarardı. Giritli olduğumuz için evde ot yemekleri eksik olmazdı. Turp otu, arapsaçı, hindi bahar, pırasa, ıspanak, kereviz, enginar, ebegümeci, şevketi bostan, bamya, semiz otu, sarmaşık, karnıbahar…Tatlılardan “pelte” yaptığında hemen beni çağırırdı.

            Göçmen olmak çok zor. Her zaman göçecekmişsiniz gibi bir his oluşuyor içinizde. Sanki hiç sabit bir yeriniz yokmuş gibi. Her an yolculuğa hazır haldesiniz. Aslında bu dünyada herkes göçmen çünkü kimse dünyada kalmayacak. Fakat dünyada çeşitli yerlere göç edenler herhalde katmerli göçmen oluyorlar. Babaannem sürekli tedirgin bir hayat yaşamıştır.

            Size onunla ilgili bir anımı anlatayım. Bir gün evlerinin üst katından bahçeye bakarken babaannemin yerleri süpürmekte olduğunu gördüm. Her şey sakinken birden gökyüzünden büyük bir gürültü geldi. Müthiş bir gürültüyle geçen jet, babaannemin elindeki süpürgeyi fırlattırıp bahçeden içeriye hızlıca koşturmasına neden oldu. Zavallı kadının aklına belki küçüklüğünde yaşadığı kavgalar, çatışmalar, savaşlar, katliamlar geldi. Her halde tekrar savaş çıktı zannetti. Yaşadığı eski travmanın etkisiyle evin içine girip saklandı.

            Hayatının son günlerini hiçbir şey yemeden, içmeden geçirdi. Çünkü birkaç gün evvel, çok sevdiği kocası, evinin direği bu dünyadan ayrılmıştı. Onun için artık hayatın bir anlamı kalmamıştı. Kocası öldükten sonra benim bu dünyada yaşamamın ne anlamı olabilir diye düşündü. Ne yaptıysak ona bir lokma bir şey yediremedik. Kocası gibi o da bu dünyadan göçmek istiyordu ve belki de seve seve göçtü.

            Ondan geriye birkaç Giritlice sözcük ve cümle kaldı:

            -Kopşasto kalo!

            -Gaymeni!

            -Esi kuzulos moresi!

            -İda kanis kalaine?

            -Ela paye!

            -Cibi cibi koraka!

            -Ah pedimu!

            -İda faye?

            -Eşete nefçim!

            -Kalinihta!

            -Omorfo kopelom!

Yorumlar
KUŞADASI HABERLERİ
Bizi Takip Edin: