Bawer’in Üç İsmi
Yayınlanma Tarihi: Pazartesi, 18 Haziran 2018
EMRAH TUNCER
Bawer’in Üç İsmi
Küçük Prens çölü boydan boya geçti, ama yalnızca
tek bir çiçeğe rastladı. Üç taçyapraklı, hiçbir özelliği olmayan bir çiçek…
“Merhaba,” dedi Küçük Prens.
“Merhaba,” dedi çiçek.
“İnsanlar nerede?” diye sordu nazik bir sesle
Küçük Prens.
Bir zamanlar bir kervanın geçtiğini görmüştü
çiçek.
“İnsanlar mı? Galiba altı yedi tane olacak
onlardan. Göreli yıllar oluyor. Şimdi nerededirler, kim bilir. Rüzgârlar
gezdiriyor onları. Kökleri
yok zavallıların, bu yüzden de çok eziyet çekiyorlar.
 
Antoine de Saint-Exupéry
 
*
 
Dar bir boğazdan, köprü üstünden geçiyordu araba. Alttan sessiz sakin bir ırmak akıyor ve suyun her iki yanında, coğrafyaya göre genç ama görünüşte oldukça yaşlı dağlar uzanıyordu. Dakikalar geçiyor. Yolcular kendi aralarında kaynaşıyor ama bitmiyordu dağ görüntüsü. Sanki dağlar minibüsle hareket edip, sonsuza gidiyordu.
 
Kovancılar’da, Tunceli durağında bekleyen minibüsü fırsat bilip fırından taze ekmek almaya gidiyor biri, diğeri keskin gözlerle etrafı keşfediyordu. Sonra hepsi radyoda çalan melodiye iç çekerek hayıflanıyordu. Bu haliyle çıkan tüm sesler birleşip dünyanın en yakıcı orkestrasını oluşturuyordu. TRT radyosundaki şarkıdan sonra herkese bir sakinlik çökmüştü. Zaman kazanmanın ya da kaybetmenin önemi yok gibiydi artık. Yolculuk devam ediyordu ne de olsa. Güneşin bütün yakıcılığı araba camından geçip üzerimize düşüyordu. Yaşlı amca gözünü Kovancılar çıkışındaki ekilmemiş tarlalara sabitledi. Başını cama bastırdı. Askerlikte öğrendiği Türkçe ile ”Eskiden din kuvvetiyle, iman kuvvetiyle ekilirdi buralar şimdiki gençler çok boştır” dedi sessizliği bozarak.
 
Karakoçan’a yaklaştıkça içimdeki tutku kırıntıları toplanıyor ve huzura çalıyordu sessizce. Suya uzanmışçasına dinginim şimdi. Burada Bawer ile buluşup köylerine geçiyoruz. Bawer, dünyanın koşturmacasına, dedikodusuna, hayaline, heyecanına hiç kapılmamış gibi duruyordu. Onunla uzun yeşile çalan gökyüzünün altında görüşüp ilerlerken karşımıza kerpiçten ve betondan yapılmış evlerin olduğu bir köy çıkıyordu. “Nedir bu köyün adı?” diye sorduğumda “Dılımıli” diyor Bawer. Gece yarısı gün ışıklarına yenilmeden köye daha da yaklaştığımızda ise tabelada köy ismi olarak “Tekardıç” yazıyordu. Buradaki sular onlarca barajla bilincini yitirmiş olsa da köy isimleri eski adlarını hafızada da olsa koruyordu sanırım. Orth, yer adlarını “ulusların otobiyografisinin yazıldığı dil” olarak tanımlıyordu. Demek ki Bawer de köy ismini buradaki sözlü kültür içindeki adı ile hafızasına kodlamıştı.
 
Burada resmi ve resmi olmayan gündelik hayat ile resmi işlerde kullanılan isimler genellikle farklılaşıyordu. Örneğin Bawer’in gerçek/kimlikteki isminin de “Cem” olduğunu öğreniyordum sonradan. Ulus devletin, resmiyetin bir başka boyutuydu bu da. Oysa Eski Mısırlılarda insanların “ben” ve “ad”dan oluştuğu düşünülürdü. Buna göre bir insanın iki yarısı olduğuna ve bu yarılardan birinin fiziki varlığı, diğer yarısının ise adı olduğuna inanılmaktaydı. Burada ben’likleri dışında her şeyin iki ismi vardı sanki.
 
İlkbahar mevsimine en uygun gün olan pazarı yaşıyorduk. Basacak çimenleri, yürüyecek tozlu yolları, aşacak dağ bayırları özleyip sakin, doğayla iç içe bir zaman geçirmek için köye gelenleri yolda karşılayıp biz ilçe merkezine doğru yol alıyorduk. Hamam dağını aşıp indikten hemen sonra tekrar yükselen tepelerin devam ettiği, Ohi nehrinin kat ettiği yoldan ilerleyerek merkeze gelmiştik. Burada çevre köylerden ve ilçe merkezinden gelen gençlerin oturduğu kafeye geçtik. Kafedeki herkes zihnini zamansız meşgul eden düşüncelerden kaçıyormuşçasına telefon ekranına ve ekrandaki hareketlere odaklamıştı. Bu anlam verme isteği, uzun bir süre gerçeğin önüne geçti bende. Öyle ki sipariş için bile çok uzun süre beklemek zorunda kalmıştık. Bawer’e “ne yapıyorlar?” diye sorduğumda, “Çukur”u izliyorlar” dedi. Gerçekten büyülenmiş gibilerdi.
 
A. Göngüren, kitabında; Şamanik sistemde şaman, hasta ve izleyici arasında sinemada olduğu gibi bir iletişimin olduğunu ve Şamanın iç deneyimi ile birlikte sağlanan toplumsal konsensüsün hastayı iyileştiren bir gösteri olduğunu ifade etmekteydi. Hastanın içinde bulunduğu kültürün mitsel ve büyücül kodlarını içselleştirmiş olması sayesinde iyileştirmenin gerçekleştiğini ve benzer bir deneyimin sinemada da film ve izleyici arasında olabileceğini söylüyordu. Görünen durum tam olarak böyleydi sanırım. Televizyonlarda yayınlanan diziler izleyiciyle iletişim kurma ve izleyicinin dikkatini sürekli kılarak büyücül bir ortam yaratmayı çok iyi beceriyorlardı. En ücra yerde bile. Aynı zamanda bu tür diziler, izleyiciyi ekrana bağlamak için gerekli olan tansiyonun oluşturulması, toplumda yer alan güç ilişkileri ve topluma ilişkin temsiller oluşturularak kolayca birçoğunu etki altında tutulabiliyordu.
 
Bawer’in deyimiyle bir mahalleye sahip çıkan birinin var olma mücadelesi anlatılıyordu dizide. Ütopik bir organizasyon yaratıp ona “sahip çıkma” gördüğüm her gencin idealize ettiği bir durumdu burada. O yüzden Bawer’i Ercan Kesal ile tanıştıracağımı söylediğimde yeni lakabı/ismi çoktan oluşmuştu Karakoçan’da. Artık kimse ona Bawer de demiyordu. Koçovalı diyordu herkes. Bawer’in üç ismi vardı artık: Koçovalı, Cem ve Bawer.
 
Merkezden ve kafeden ayrılıp meşelerin canlandığı, serin akşam rüzgârlarının estiği, günlerin gitgide uzadığı köye, tabela ve zihindeki isimleri farklı olan köylerden geçerek geri dönüyoruz.. Arabanın tekerlekleri çukurlarda sekerek ilerlerken yine sesler, yine kıvrılarak akan bir su ve yine gökyüzüne teğet geçmiş dağlar eşliğinde…
Yorumlar
KUŞADASI HABERLERİ