BİR YABANCININ GÖZÜNDEN 1300 LÜ YILLARDA TÜRKİYE VE TÜRK HALKI
Yayınlanma Tarihi: Çarşamba, 26 Şubat 2020
DOĞUŞ POLAT
BİR YABANCININ GÖZÜNDEN 1300 LÜ YILLARDA TÜRKİYE VE TÜRK HALKI

Dünya tarihinin en büyük seyyahlarından biri olarak kabul edilen 1304-1369 yılları arasında yaşamış İbn-i Battuta, 29 yıl süren ve 3 kıtada 130 bin kilometreyi bulan seyahatleri boyunca İslam dünyasının ve çevresinin büyük bir bölümünü gezmiştir.

Aslen levâte kabilesi berberî asıllı ve maliki mezhebine mensup olan İbn-i Battuta, Arapça'nın yanısıra Türkçe ve Farsça biliyordu.

 

İbn-i Battuta, bu seyahatleri boyunca edindiği izlenimlerini ve anılarını 'Rihletü İbn-i Batuta' yani 'ibn-i batuta’nın yolculuğu' anlamına gelen seyahatnamesinde toplamıştır. Bugün sayısız dile çevrilen bu eser, dünya tarihinin en önemli seyahatnamelerinden biri olarak sayılmakta ve sayısız tarihsel araştırma ve incelemeye kaynaklık etmektedir.

 

İbn-i Batuta’nın seyahatnamesi antropoloji, iktisat tarihi ve genel tarih'in yanısıra Anadolu ve Türk tarihi açısından da kıymetli bir hazinedir.

Eserinde 1300'lü yılların başında, beylikler dönemini anlattığı Anadolu oldukça önemli bir yer tutar.

 

Beyliklerin iç anlaşmazlıkları, Umur Bey'e karşı düzenlenen haçlı saldırıları, Alanya'nın uluslararası bir liman oluşu, germiyanoğullarına karşı hissedilen güvensizlik, eretna devleti'nin refahı,Sinop'un stratejik önemi, Erzurum ve Erzincan'da birbirleriyle çarpışan Türkmen oymakları, Anadolu'da hanefî mezhebinin yaygınlaşmaya başlaması, ilhanlıların anadolu siyaseti; Emir Coban ve çobanoğlu'nun siyasî ihtirasları, son olarak ahiligin yükselişi hakkında ibn battûta birinci el kaynaklardandır.

 

Onnu en çok şaşırtan noktalardan biri de, o dönem Türk kadınlarının statüsüdür. Henüz Arap etkilerinin tam olarak girmediği Türk beyliklerinde ve Tatar müslümanlar arasında kadınlar tıpkı bir akıncı gibi at koşturmakta, pazarlarda yoğun ticarî etkinliklerde ön sıraları tutmaktadırlar.

Kadınların her biri bazı eyaletlerin idaresine ortaktır; büyük gelirlerin sahibidir.

Hatta kimileyin hükümdarla beraber sefere çıkarlar.

 

Seyahatnamesinde yazdıklarından bazıları şöyledir;

 

'lâzkıye’de martelmîn adlı bir cenevizlinin ticaret gemisi'ne binerek 'Türk ülkesi'ne yöneldik.

Burası Rum diyarı diye de bilinir. Çünkünkü eskiden Rumlarınmış. rumlar ve Yunanlılar asıl ahalidendir. Müslümanlar orayı islâma açtılar. Şu anda müslüman Türkmenlerin idaresi altında yaşayan bir hayli Hıristiyan vardır bu ülkede.

Elverişli bir rüzgârla on günlük seyahatten sonra Anadolu’nun ilk şehri olan Alanya'ya ulaştık... Alanya deniz kıyısında bir şehirdir, ahalisi tümüyle Türkmenlerden oluşuyor,

burası dünyanın belki en güzel memleketi! Allah teâlâ güzellikleri öbür ülkelere ayrı ayrı dağıtırken burada hepsini bir araya toplamış! dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı burada yaşar ve en leziz yemekler de burada pişer. allah teâlâ’nın yarattığı kullar içinde en şefkatli olanlar buranın halkıdır. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler.

Buradan Antalya’ya doğru yola çıktım. Buranın bağ ve bahçeleri çoktur, meyveleri lezizdir....bademi lezzetli olduğu için kurutulur, mısır’a gönderilir, nadir ve pahalı kuruyemişlerden biri olarak kahire çarşılarında saygın yerini bulur.'

 

Sinop şehrine geldiğimizde ahali bizim iki elimizi yana indirerek namaz kıldığımıza şahit olmuş. Oralılar hanefî oldukları için mâlikî mezhebini ve onun namaz kılma usûlünü bilmiyorlar tabiî... mâlikî mezhebince namazda elleri iki yana salmak, amel edilen görüştür. Sinopluların bir kısmı Irak ve Hicaz yörelerini görmüş olduklarından, oralarda yaşayan şîîlerin ellerini yana salarak namaz kıldıklarını da biliyorlar! bu benzerlikten ötürü bizi şîîlikle itham ettiler; art arda sorular sordular! onlara mâlikî olduğumuzu anlatmaya çalıştıksa da inandıramadık, yüreklerinde kuşku devam etti. Nihayet belde yöneticisi hizmetçileriyle bir tavşan gönderdi bize. Bizim ne yapacağımızı izlemesini tembih etmiş adamcağıza, tavşanı kestirdim, pişirdim, hep beraber afiyetle yedik hizmetçi bu duruma şahit olunca efendisine gidip durumu anlatıyor. İşte o zaman hakkımızda uyanan kuşku yok oldu; ardından gelsin ziyafetler! hemen ağırlamaya başladılar bizi! zira hz. Ali'den başkasını halife kabul etmeyen râfızîler tavşan eti yememektedirler.'

 

'Türkler ekmek ve katı yiyecek yemezler; bulgur adını verdikleri bir yemek yaparlar. Önce suyu ateşin üzerine koyarlar. Kaynayınca bulgurdan bir parça içine atarlar. Yanlarında et varsa onu lime lime edip tencereye koyarlar ve beraber pişirirler. Yemek pişince herkesin payını tabaklara koyup servis yaparlar ve nihayet tabaklardaki yemeğin üzerine yoğurt dökerler. Yemekten sonra kısrak sütünden yapılan ve kımız adı verilen nesneyi içerler.

Türkler iyi karakterli, kuvvetli ve cesur insanlardır. Bazı vakitlerde borani denilen hamur işini yerler. Bu yemek, küçük küçük kesilmiş hamur parçalarıdır aslında. Bunlar, ortalarından birer delik açılarak tencereye oturtulur. Pişirildikten sonra üzerine yoğurt dökülüp içilir. Ayrıca bir çeşit şıraları daha var ki demin bahsettiğimiz bulgur tanelerinden yapılıyor.'

 

'Ahıyye, kelimesinin tekili, Ahi’dır.

Ahiler Anadolu’ya yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, köy, kasaba ve şehirlerde bulunmaktadırlar. Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanın ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutlara katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz.

Bir yabancı ve misafir olmasa bile yemek zamanında yine hepsi bir araya gelip beraber yerler, türkü söylerler, raks ederler.'

 

'Bursa’nın sultanı Orhan Bey'dir. Sultan Osmancık’ın oğludur. Bu sultan, Türkmen hükümdarlarının mal, ülke ve askerce en büyüğüdür. Onun kaleleri yüze yakındır. vaktinin büyük bir kısmını buraları dolaşmakla geçirir. Her kalede bir müddet kalarak etrafı kolaçan etmek, eksikleri tamamlamakla uğraşır. Anlatılanlara göre hiçbir şehirde bir aydan fazla oturmaz, devamlı kâfirlerle savaşır, onları kuşatırmış! zaten onun babası aldı Bursa’yı rumların elinden. onun kabri, şehir mescidinin kenarındadır. Burası eskiden Hıristiyanların kilisesi imiş.

Anlatılanlara göre baba Osmancık, İznik şehrini yirmi sene kuşatmış, fethedemeden vefat etmiş. Sonra oğlu kuşatmaya devam etmiş ve oniki yıl sonra fethetmiş. ben onunla burada karşılaştım. bana, kese kese dirhem gönderdi.

 

'Bana bildirildiğine göre Sultan'ın eşi yemeklerde kendisine sunulan şarabı afiyetle içiyor, domuz etinden yapılan kızartmaları da rahat rahat yiyormuş… Çevresindekiler arasında bizimle namaz kılan birkaç Türkten başka ibadete devam eden kalmamıştı. Gavur toprağına ayak bastığımız andan beri her şey değişti, iç yüz, dışa vuruldu. Lâkin nilüfer hatun bize saygıda kusur edilmemesini kefâlî’ye sıkı sıkı tembih ettiği için bir defasında namazımızla alay eden kölelere dayak attırıldı!'

 

'Türklerin hırsızlıkla ilgili cezaları çok ağır.

Hayvan sürüleri bekçisiz çobansız otlayabilmekte.

Yanında çalınmış bir hayvan bulunan, onu iade etmeye ve çalınan hayvanın türünden dokuz adet bulup sahibine vermeye mecburdur!

Eğer bunu ödeyecek gücü yoksa çocukları elinden alınır. Çocuğu da yoksa koyun boğazlanır gibi boğazlanarak öldürülür.'

 

'Selçuk şehrinin hâkimi, Aydınoğlu Muhammed’in oğlu Hıdır Bek’tir. Onu daha önce Birkî’de babasının yanında görmüştüm. Şehir dışında kendisiyle tekrar karşılaştım. Onu at üzerinde selâmladığım için benden hoşlanmadı. Bu davranışım, onun beni hediyesiz bırakmasına sebep oldu. Onların âdetince yolcu, selâm vermek için atından inmelidir. O zaman beyler de atlarından inip selâmı alırlar. Bu hareket onların katında pek beğenilir. Hıdır bek bana "nah" adı verilen sırma işlemeli, ipek elbise göndermekle yetindi, başka bir şey vermedi!

Bu şehirde kırk altına bakire bir Rum dilberi satın aldım. Sonra İzmir beldesine yöneldik.'

 

'bBu yörede gördüğüm ilginç tutumlardan biri de erkeklerin kadınlara gösterdikleri aşırı saygıdır. Bu memlekette kadınlar erkeklerden üstün sayılıyor!

Arabanın pencereleri açık olduğu gibi kadının yüzü de örtülmemişti. Zira Türk kadınları yüzleri açık dolaşırlar. Bir başka kadını da aynı şekilde gördüm. Yanındaki köleleriyle pazara süt, yoğurt getirip satıyor, karşılığında esans satın alıyordu.

Öyle olur ki bazen kadınlara erkekleriyle beraber rastlarsınız da "şu adam bu hatunun hizmetkârı olmalı!" dersiniz.'

 

'Türk ve Tatar ulusları nezdinde kadınlar çok itibar görüyor. Onlar bir buyrultu yazdıklarında:

"Sultanın ve hatunlarının emriyle!" ifadesini mutlaka koyarlar! kadınların her biri bazı eyaletlerin idaresine ortaktır; büyük gelirlerin sahibidir. onlar hükümdarla beraber sefere çıkarlar..

Yorumlar
KUŞADASI HABERLERİ
Bizi Takip Edin: