BOĞULUŞ
Yayınlanma Tarihi: Pazartesi, 10 Ağustos 2020
HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı
BOĞULUŞ

            Nazmi, elinde havlusu, ayaklarında terlik,  Bokludere yokuşundan salına salına aşağıya indi. Kafası nereye esiyorsa orada denize atlayacaktı. Hava da tam deniz havasıydı. Güneş tüm gücüyle ortalığı yakıyor, çarşaf gibi sular sıcaktan yanmış insanları kendine davet ediyordu.

            Pek fazla dikkat etmediği için geldiği mıntıkanın özel şahıslara ait olduğunu fark edemedi. Denize giren birkaç insanın arasında o da suya atladı.

            Evvelden beri severdi denizi. Ada’lıydı zaten. Küçük yaştan beri mavi sularla iç içeydi. Kayalıklardan girdiği denizin diplerine dalar, bazen kaşık, çatal, bardak çıkarırdı dipten. Yakaladığı denizyıldızlarını, ahtapotları ve deniz dikenlerini de kayaların üzerine serer, gelen geçen insanların bu deniz yaratıklarına ilgiyle bakmalarından çok hoşlanırdı.

            O gün, tam denizden çıkmıştı ki bir genç dikildi önüne:

            -Abi, burada denize girme!

            -Neden?

            -Burası özel yer abi, yasak burada denize girmek!

            -Allah Allah!

            -Sandalyelere de oturma! Şu karşıda bir yer var! Git orada gir!

            Adalı Nazmi’nin adeta tepesinden kaynar sular dökülmüştü. Çocukluktan beri kimseye sormadan girdiği kıyılarda hiç tanımadığı bir kişi tarafından kendisine denize girmenin yasak olduğu bildiriliyordu.

            Bir an için saldırıp genci pataklasam mı acaba diye düşündü. Asapları iyice bozulmuştu. Onu orada bir güzel dövüp hastanelik etmeliydi. Sonra kendisini toparladı. Ne de olsa bu genç de orada çalışan bir insandı.

            Havlusunu alıp oradan sinirli vaziyette ayrıldı. Yürüye yürüye Güvercin Ada’ya doğru yaklaştı. Yürüdükçe ve etrafa bakındıkça eski günler geliyordu aklına.

            İskelede balık avlardı. Kimse ona “Höyt!” dememişti. Yılancı Burnu’nda renkli renkli çakıl taşları, midyeler toplardı serbestçe. Kadınlar Denizi’nin ateş gibi yanan kumlarında yatardı sere serpe. Tabakhanenin önünde dalgalarla boğuşurdu zevkle. Bazen arkadaşlarıyla inerlerdi deniz kıyısına, çıktıktan sonra sudan; kavun, karpuz, üzüm, peynirle doyururlardı karınlarını. Sonra da şakalaşırlardı, denize atarlardı birbirlerini.

            Ada onlarındı. Memleketleriydi. Köy gibiydi o zamanlar ve Adalılar topraklarını, denizlerini sahiplenmişlerdi. Adalı Nazmi, iskelenin, kıyıların, denizin hep kendisine kalacağını zannediyordu. Bu günlere geleceğini, tuhaf engellemelerle karşılaşacağını hiç tahmin etmezdi. Şu işe bak, bir genç çıkıyor, orada denize giremeyeceğini söylüyordu kendisine. Son zamanlarda eski arkadaşlarından da böyle kısıtlamalara uğradıklarını işitmişti.

            Hâlbuki, kendisinin hayatta pek mal varlığı yoktu, zar zor geçiniyordu. Sadece Ada’sı vardı. Nefesine çektiği, tertemiz suyunu içtiği, hürce dolaştığı, sokaklarında oynadığı, denizinde yüzdüğü, balık avladığı Ada’sı.

            Adalı Nazmi, esasen o günlerde depresyon içersindeydi. İşleri iyi gitmiyor, geçim sıkıntısı çekiyordu. Her geçen gün daraldığını hissediyordu. Ne ekonominin, ne de güzelim Ada’mızın tadı kalmadı diye düşündü.

            Güvercin Ada’ya geldiğinde ağır ağır merdivenleri tırmandı. Her basamak çıkışında dizlerinin ağrıdığını hissediyordu. Eklemleri, kemikleri artık ona küp gibi geliyordu. Bedenini zor hareket ettirebiliyordu.

            Bir an için çok yalnız olduğunu düşündü. Zaten pek fazla kimsesi yoktu. İnsanlarla değil doğa ile arkadaştı. O, Ada’nın güzelliğine âşıktı. Ama bugün çok kırılmıştı. Kimseden izin almayıp serbestçe dolaştığı yer artık ona yabancılaşmış gibiydi.

            Bir zamanlar hürriyet içersinde gezdiği şehir sanki şimdi kendisini istemiyordu. Ne günlere kaldık diye geçirdi içinden.

            -Abi, burası özel yer, yasak burada denize girmek, sen başka tarafa git!

            Adalı Nazmi, bitkin vaziyette Güvercin Ada’nın surları üzerine yetişti. Surlara oturup etrafa bakınmaya başladı. Hâlâ eski günleri düşünüyordu. O güzel anıları aklından çıkaramıyordu.

            Aşağıdaki mavi sulara bakarken, hürriyetimizi kaybettiğimize göre hayatımızın bir anlamı kaldı mı diye kendisini sorgulamaya çalıştı. Surlardan aşağıya atlarsam  özgürlüğüme kavuşabilir miyim acaba diye düşünürken, bu çarpık düzende boğulmaktansa Ada’nın denizinde boğulma kararını verdi.

            Kimsenin fark etmediği bir anda kendisini surlardan aşağı bıraktı.

Yorumlar
KUŞADASI HABERLERİ
Bizi Takip Edin: