CORONA GÜNLERİNDE KUŞADASI
Yayınlanma Tarihi: Cumartesi, 25 Nisan 2020
HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı
CORONA GÜNLERİNDE KUŞADASI

                                              

 

            Altmış üç yaşımdayım. Hayatım boyunca böyle bir olayla karşılaşmadım. Kendim birkaç kez hastalandım. Hastanelerde yattığım oldu. Bir iki ameliyat geçirmişimdir. Çevremdeki insanlarda da hastalık ve ameliyatlarla karşılaşan insanlar olmuştur. Ancak, hiçbir sağlık problemi bu derece sorun açmamıştı insanoğlunun başına.

 

            Hepimiz yaşarken bakteri ve virüslerle farkında olsak da olmasak da mücadele etmişizdir. Bunlar vücudumuzda hasarlara yol açmıştır. Ben de çeşitli bakteri ve virüslerin saldırısına uğradım. Ateşler ve ağrılar içinde, bu gözle görünmeyen varlıklarla savaştığım için ne tür bir bela olduklarını çok iyi bilirim.

 

            65 yaş altı olduğum için ve işyerim mücbir sebeple kapalı olmadığı için motorumla ofisimize giderken yollara bakıyorum. Koskoca Kuşadası’nın yolları bomboş. Bunu rüyamda görsem inanmazdım. Birisi anlatsa güler geçerdim.

 

            Sokakların, caddelerin bomboş olmasını zaman zaman seçim günlerinde yaşadık. İhtilâl zamanında da çok az insan sokaktaydı. Fakat, hiçbiri corona günlerindeki gibi olmadı.Terk edilmiş bir kovboy kasabası gibi çok tuhaf bir görünümü var Kuşadası’nın.

 

            Sinyal önce Çin’den geldi. Sonra da İran’la yaklaştı corona. Avrupa’ya sıçradı ve artık bize uğramaması mucize olurdu. Her tarafımız sarılmıştı.

 

            Ülke çapında ufak ufak yasaklar konmaya başlandı. Buna paralel olarak önce barlar, içkili lokantalar, oteller kapatıldı. Sonra da kuaförler, berberler, güzellik salonları. Gözlerimize inanamamaya başladık. Bizlere şaka gibi gelmeye başladı. Daha sonra maskeler, eldivenler, yüz kalkanları, temizleyici jeller gelmeye başladı. En sonunda sosyal mesafe diye bir şey patladı. Sık sık el sıkışan, öpüşen halk sanki birbirine küsmüş gibi birbirinden uzak durmaya çalışıyordu. Galiba insanlar birbirlerini potansiyel virüs gibi görüyorlardı ki karşısındakilere şüpheli gözlerle bakıyorlardı.

 

            Ülke çapında olay ve ölüm sayısı her geçen gün artıyordu. Ada’da da bir iki olay olmuş, ölüm haberi gelmişti. Bu işin hiç şakası yoktu. Önce 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı geldi, sonra da 20 yaş altına. Daha sonra da iki günlük ve dört günlük çıkma yasakları gelmeye başladı.

 

            Açık olan birkaç işletme ve resmi daireler önünde birer metre arayla uzun kuyruklar oluşmuş. İnsanlar robotlaşmış gibi. Çoğu suskun, içine kapanmış, üzgün ve endişeli. Sinemada seyretseniz esir kampında zannedersiniz onları. Sanki savaşı kaybetmiş askerler gibi.

 

            Bir bankaya yaklaşıyorum. İçerden görevli çıkıyor:

 

            -Gişeye girecekler sağ taraftaki kuyruğa! Bireysel için bekleyenler sol tarafa! Fazla yaklaşmayın birbirinize! Maskesizler giremez!

 

            Geçen gün de bir süpermarket önünde yetkili ile müşteri tartışıyordu:

 

            -Maskesiz giremezsiniz beyefendi!

 

            -Girerim!

 

            -Giremezsin! Devletin kanunu böyle arkadaşım!

 

            -Sen ver o zaman maskeyi, nerden bulacağım şimdi ben!

 

            Elini göğsüne götürerek selamlaşan tanıdıklar mı ararsınız, acayip şekilde baştan aşağı kapanmış kişiler mi ararsınız, sanki virüs arkalarından koşturuyormuş gibi korkup hızlı hızlı yürüyenler mi ararsınız, anormal bir ortam.

 

            Neyse ki moral düzelten şeyler de var. Belediye yalnız bırakmıyor Ada’lıyı. Bando takımı güzel müzikler eşliğinde sokakları dolaşıyor; caddeler, yollar dezenfekte ediliyor, kedi ve köpeklere mamalar dağıtılıyor. Evlere ekmekler, sular bırakılıyor. Kuşadalı bu olağanüstü durumu sakince atlatmaya çalışıyor.

 

            Bu bahar daha kıymetli gözümüzde. Meğer ne güzel açıyormuş çiçekler, yemyeşil oldu ağaçlar, rengârenk kelebekler, havada uçan leylekler, denizin üstünde şarkı söyleyen martılar. Sessizlik, sakinlik, cennet havası. Bu bahar kuşlar daha bir güzel cıvıldaşıyorlar. Atlar, sıpalar, domuzlar daha rahat dolaşıyorlar.

 

            Yine de doğada bayram olmasına rağmen evlerde sıkıntı var. Virüs esareti bazı insanları iyice bunalıma sokmuş vaziyette. Her gün kitap okumak, film seyretmek, yemek pişirmek, temizlik yapmak, bahçe ile uğraşmak, telefonla konuşmak can sıkıntısına çözüm değil. Herkes bu belânın atlatılmasını bekliyor.

 

            Bunları niye yazıya geçiriyorum? Çünkü bu tuhaf günler de geçecek, ileride bunları okuduğumuz zaman vay be ne günler geçirmişiz diyeceğiz. Bizler bu dünyadan ayrıldıktan yıllar sonra bile bu acayip durum gelecek kuşaklar tarafından okunulacak ve anılacak.

 

            Coronalı günlerde insanların biraz psikolojisi bozuldu. Kadın olsun erkek olsun her gün televizyonda Covit-19 konuşulduğu için insanlar virüsle yatıp virüsle kalkıyor. Birisi hapşırsa ona şüpheyle bakıyorlar. Geçenlerde bir arkadaşım bakın neler söyledi:

 

            -Önce ateşim yükseldi zannettim. Ölçtürdüm. Fazla yüksek değildi. Ama şüphelenmiştim bir kere. Geceleri ayaklarım ağrımaya başlamıştı. Eklemlerim kopacak gibiydi. Corona mı oldum acaba dedim. Birkaç gün sonra bir iki kez öksürdüm. Göğsüm ağrıdı. Kuluçka devresinde miyim acaba diye düşündüm. Nerelere uğradığımı, kimlerle konuştuğumu film şeridi gibi gözümün önünden geçirdim. Maskeliler, maskesizler. Eldivenliler, eldivensizler. Yaşlılar, gençler. Kediler, köpekler. Neyse ki vücudum ağırlaşmamıştı. Acaba koronayı geçirmiştim de haberim mi olmamıştı. Sonra bir gün tekrar vücudumu dinledim. Gözlerim ağrıyordu. Hafif de ishal olmuştum. Halsizlik çöktü üzerime. Ya coronaya yakalandıysam diye düşündüm yine. Ya etrafımdaki insanlara bulaştırırsam. Bir ara içime üşüme girdi. Hastaneye mi gitsem acaba? Ama ya orada bulaşırsa bana. Nefesim daralır mı ki. Ölecek miyim yoksa?  Son günlerimi mi yaşıyorum acaba?

 

            Ne virüsmüş be. Kuruntusu bile yetiyor insanı çökertmeye.

 

            Şehirlerarası yolcuk yasağında rehin kalanlar, bir yerden bir yere bir haftada gidebilenler; maçlardan, düğünlerden mahrum kalanlar. Okula gidemeyenler, askerden gelemeyenler, işleri yarıda kalanlar…

 

            En sonunda bir başka arkadaşım isyan ediyor ve diyor ki:

 

            -Benim misketlerim, denizden topladığım güzel taşlarım, corona git artık, denize gidelim, ben denizi çok özledim!


Yorumlar
KUŞADASI HABERLERİ
Bizi Takip Edin: