Dört Dağ Arası Akdeniz Günlükleri
Yayınlanma Tarihi: Cuma, 10 Mayıs 2019
MUSTAFA GÜÇLÜ
Dört Dağ Arası Akdeniz Günlükleri

80’li yıllarda İsmail eniştem baba mesleği olan kasetçiliği yeni açtığı dükkânında sürdürüyordu. Girişte arabesk sanatçılarının boy boy posterleri, raflardaki kasetler ve plaklarla, dışarıdaki hoparlöre verilen kısık müziğin yarattığı atmosfer, bir dönem filminden çıkmış gibiydi.

 

Dükkânın önüne atılan sandalyelerde yapılan sohbetler, portakal çiçeklerinin ağır kokusuyla kıştan çıkmanın rehaveti, sokağın ortasına kıvrılan iri gövdeli tembel köpeklerin kuyruğunda bir o yana bir bu yana salınır dururdu.

 

Her dönem kendi alışkanlığını da beraberinde getiriyordu elbette. Müşteriler hazırladıkları şarkı listeleriyle dükkâna geliyor, sevdiği müziklerden kaset kaydı istiyordu. Evlerde, arabalarda teyplerin sesi sonuna kadar açılınca kasabaya arabeskin acılı tınıları yayılıyor, kasabalı yalnızlığımızı daha da depreştiriyordu.

 

Gençler geceleri göl kıyısında su kuşlarının ve kurbağaların sesli senfonisi eşliğinde hayallere dalardı. Gençler, bu çok sesli hayal durağında “Dört dağ arasında sıkıştık, bir kurtulsak buralardan” cümlesini her sohbetin olmazsa olmazı olarak bir dua gibi mırıldanırlar; bitmemişlik duygusuyla gecede sönmüş bir kandil gibi evlerinin yolunu tutarlardı.

 

Zamanla kaset kaydına ilgi öylesine arttı ki plaklardan istek şarkılarını kasetlere aktarmak için geceler boyu çalıştığımız oluyordu. Günün değişen moda şarkıları çay bahçelerinde, düğünlerde çalınmaya başlayınca dillere düşüyor, eniştem de yeni çıkan plak ve kasetleri İzmir’den getirterek kayıt işini karlı bir hale getirmesini biliyordu.

 

Yukarda da dediğim gibi eniştem, her dönemin ruhundan kaynaklanan alışkanlıkları kolektif bir iradeyle uygulamaya geçiriyordu.

 

Son zamanlarda düğünlerde orkestra yerine teyp ile düğün nişan yapmak moda olmuştu. Öyle pahalı çalgı çengiye ve kiralanmış bir salona gerek yoktu böyle bir düğün için.

 

Mekân, evin önündeki sokak, avlu gibi polise bir bildirimle kullanılabilecek yerlerdi. Bir teyp, anfi ve iki hoparlörle pratik bir çözüm bulunmuştu. Tabii bu pratik çözümün de bir maliyeti vardı. Fakat salon kirası, orkestra parası gibi masrafların yanında kasetçiye ödenen para devede kulaktı.

 

İşler güzeldi. Eniştem düğün sünnet, nişan isteklerini bir deftere yazıyor, günü gelince cihazları yüklenip işimize gidiyorduk. Bazı zamanlar da mevlitlerde ses cihazlarını kiralık olarak okuyucu hocalara veriyorduk. Cihazı kurarak, mevlit boyunca da herhangi teknik bir aksilik olmaması için orada kalıyorduk.

 

Hocaların hemen yakınına bize de bir masa kuruluyor, onların torpilli menüsünden biz de nasipleniyorduk. İsmail eniştem düğünlerde rakı içmesine rağmen hocanın yanık sesinin etkisiyle birden ciddileşiyor: ”Valla kayınçı Allah bizi affetsin, içkiyi bırakıyorum” diyordu. Bir sonraki gün yapılan nişanda 70’lik rakıyı önceki günü unutmuş gibi masaya koydurtuyor, tek tek eksikleri sayarak mezeyi tamamlatıyor, masa kısa sürede donatılıyordu.

 

Tabii her zaman işler böyle rast gitmiyordu. Bazen kaset ya da teyp bozuluyor, bazen sarhoş bir kabadayının istekte bulunduğu havayı kayıtlı olmadığı için çalamıyorduk. Namnam çayının yanında Çerkesler ve Yörüklerin rekabet halinde yaşadığı bir köyde sarhoş gençlerden biri: ”Karyolamın demirini çalın” diye istekte bulunmuştu. Aradık taradık kayıtlarda istenilen türküyü bulamadık. İsteği yerine gelmeyen delikanlı sonunda düğünü birbirine kattı. Gece yarısı düğün sahibinin yardımıyla canımızı zor kurtarmıştık.

 

Bir gün Eniştem, aynı güne iki düğün aldığını, bunlardan birine benim gitmem gerektiğini, söyledi. Düğün kasabanın dağ köylerinden birindeydi. Köy, düğünlerindeki zorlu yağlı güreşleriyle nam salmıştı. Başa güreşen pehlivanlarından birinin adı her yerde duyulmuştu. Neyse, eniştem bizi kiraladığı pikapla dağ köyüne öğle sonu götürdü. Cihazları kurdu, test konuşmaları ve ayar yaptı. Bir aksaklık halinde bize neler yapacağımızı hızlı hızlı gösterdi, giderken yapacaklarımızı yineledi.

 

Cihaza ilk kaseti koyduk, müziğin sesini açtık. Hoparlörden “Domdom Kurşunu” ezgisi yayılmaya başlayınca yaşlısından gencine başımızda bir kalabalık oluştu. Köylülerle ayaküstü tanıştık. Düğün sahibiyle konuşmamız soy sop sorgularından geçerken kimlerden olduğuma geldi çattı. Dedemin adını söyleyince adamın gözleri geçmişin hüzünlü ışıltısıyla parladı. Dedem Bal Mehmet bölgenin yenilmez pehlivanlarından biriydi. Düğün sahibi hemen bizi davulların zurnaların çalındığı karşı çayıra geçirdi. Alt boyda pehlivanlar davul zurna peşrevinden sonra birbirlerine karakucak dalıyor, pehlivanların destekçileri birbirlerine bağırıp çağırıyordu.

 

Düğün sahibi: “Sen de güreş” diye tutturdu. Ben adamı atlatmak için uğraştıkça dedemin nasıl yiğit pehlivan olduğundan bahsediyor, beni gaza getirmek için elinden gelini yapıyordu.

 

O zaman tabii ki oralara yalnız gitmemiştim. Ayhan adında minder güreşi yapmış bir arkadaşım da yanımdaydı. Baktım olmayacak Ayhan’ı işaret ederek: ”Benim çırağım sayılır, bu güreşsin” demiş bulundum.

 

Ayhan yüzüme çaresizlikle baktı, yapacak bir şey yoktu. Ayhan’a kıldan bir kispet giydirdiler. Davul zurnalar çalındı, Ayhan’ın çayırın ortasına gelmesiyle durması bir oldu. Rakip karşıdaki boşlukta bir teneke zeytinyağını kafasına boca etmiş, maşrapayla da yağ içiyordu. Ayhan’la ikimiz dalsak yıkamayacağımız biriydi insan azmanı kel pehlivan.

 

Artık yapacak bir şey yoktu. Davullar yine çalındı, iki pehlivan çayırın orta yerinde birbiriyle önce selamlaştı, kucaklaştı. Sonra birbirlerinden ayrılıp ters yöne doğru birkaç adım attılar. Hakemin komutu gecikmedi. Geri dönen adamın ansızın dalmasıyla bizim Ayhan’ı yere çalması bir oldu.

 

Hakemler “tuş! tuş!” diyerek sahaya atlayınca: “Olmaz” dedim. Köylüler koro halinde sordular: ”Neden olmaz”

 

“Arkadaş minder güreşçisi, olmaz tuş değil, bir kez daha kapışsınlar.”

 

Ayhan yine acı bir tebessümle yüzüme baktı. Yapacak bir şey yoktu. Bir kere er meydanına çıkmıştık. Bir iki üç derken Kel Pehlivan Ayhan’ı son kez çayıra düşürdü. Tuş, sesinin ortalıkta çınlaması davulların, zurnaların, cümle alemin sesini bastırdı.

 

Koyu sessizliğin ardından oturduğum tahta sandalyeden ayağa kalktım, başım dönüyordu. Bozuk plak sesi çınlaması kulak çınlamama karıştı, hoparlörler köyle birlikte sustu.

 

Zar zor yürüyen Ayhan’a tutundum. Davulların ritmik salıncağında düğün evine doğru yürüdük.

Yorumlar
KUŞADASI HABERLERİ