NEDEN MUTLUYDUK ?
Yayınlanma Tarihi: Pazar, 26 Nisan 2020
HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı
NEDEN MUTLUYDUK ?

                                                     

 

İnsan yaşlanmaya başlayınca kendisini geçmişin anılarıyla dolu hissediyor. Gözünün önünden eski yıllar birer birer geçiyor.

            Güvercinada sırtlarında oturup Kuşadası’na doğru bakıyorum. Maziye dalıyorum. O yıllarda neden daha mutlu olduğumuzu düşünüyorum. Bu yıllarda hiç mi mutlu değiliz? Belki bir ölçüde hayatımızdan memnunuz ama eskisi kadar değil.

            Evvela, mutluluğu kısaca tarif etmek geliyor içimden. Nedir mutluluk? Hayattan hiç şikâyet etmemek. Kendi kendine yeterli olmak. Gençlik, zindelik. Arzulu, meraklı, heyecanlı olmak.Yaşam sevinci.Sağlık.

            Geçmiş yıllarda boş zamanlarımız vardı. Arkadaşlarımız vardı. Oyunlarımız vardı. Hayat şimdiki gibi pahalı olmadığı için evlerde ekonomik sıkıntı yoktu. Az veya çok, insanlar geçiniyorlardı. Yaşam şartları daha kolay olduğu için ailedeki mutluluk çocuklara da yansıyordu.

            Pazar günleri radyoyu açıp can kulağıyla maçları dinlerdik. Spor Toto oynamanın bile bir zevki vardı. Takımlar, futbolcular büyük bir spor ruhu ile oynarlardı. Ortaya çıkan oyun samimi bir oyundu. Atılan goller, verilen mücadeleler bize çok büyük bir heyecan veriyordu.

            Sinemanın, filmin kendisini bırakın, afişi bile bizim için mutluluk kaynağıydı. Hayal dünyamız çok genişti. İyi şeyler düşünüyorduk. Sevinçliydik, neşeliydik. Sanatçılar renkli bir şekilde içimizde yaşıyorlardı.

            Gazeteler, dergiler, çizgi romanlar fikir dünyamızı geliştiriyor, bizi eğitiyor, kültürümüzü arttırıyordu. Kitapçı vitrinlerine merakla bakardık yeni Ret Kit, Tenten, Zıpzıp, Binbir Roman, Teksas, Tommiks geldi mi diye.

            Motorumuz, arabamız yoktu ama bisikletimiz adeta bizi cadde ve sokaklarda uçuruyordu. Ne oyuncakçı dükkânı ne de bugünkü gibi modern oyuncaklarımız vardı. Ancak marangoz amcamızın yaptığı tahtadan kamyonla oynamak bize büyük bir zevk veriyordu. Küçücük fırıldak bizim için büyük bir dünya idi.

            Sevgililerimiz olurdu. Selâmlaşmak bile bizim için büyük hazdı. Cep telefonu diye bir şey yoktu ama mektuplaşmalar bize büyük heyecan kazandırıyordu. Sevgi dünyamız yozlaşmamıştı. İçimiz insani değerlerle dolup taşıyordu.

            Kırlangıçlar balkonumuza yuva yapar, leylekler havada uçar, horozlar şevkle öter, yaseminler mis gibi kokar, bademler çiçek açardı.

            Paramız yoktu ama paraya fazla ihtiyaç da yoktu. Alacak eşyamız yoktu, tüketimimiz azdı. Borç diye bir şey bilmezdik. Dünyamız maddi dünyadan ziyade manevi bir âlem idi.

            Televizyon çıktığında tek kanal bize yetiyordu. Programları zevkle, sindire sindire, kafamız karışmadan izliyorduk. Hangi gece hangi filmin oynayacağı bir ay önceden belliydi. Uzay Yolu, Petroçelli, Kaçak, Kolombo, Dallas , Kara Şimşek, Kung Fu, Arsen Lüpen…

            Çocukluğumda tren biletleri biriktirdiğimde ne kadar mutlu olduğumu hatırlıyorum. Mahalle mahalle dolaşır çeşit çeşit gazoz kapakları toplardık. Sakız ve çikolatalardan çıkan artist koleksiyonumuz vardı. Dünyanın dört bir tarafından gelen pullarımız, rengârenk kibrit kutularımız, futbolcu kartlarımız bize mutluluk verirdi.

            Naylon toplarımızla bazen sokakta geceleri bile maç yapardık. Yüzlerce bilyemiz vardı. Üterdik ve ütülürdük. Arsalarda çelik çomak oynamak çok zevkliydi. Kızlarla beş taş oynadığımız bile olurdu. Tavla, iskambil, isim şehir, satranç, masa topu, pinpon, el topu, basket ve voleybol oynardık. Seksek, saklambaç, körebeyi nasıl unutabiliriz. Kocaman kasnaklımız vardı, gökyüzünde nazlı nazlı uçardı.

            Okullardaki bilgi yarışmalarımız, kütüphanelerden okuduğumuz kitaplar, pazar yerlerinde alışveriş yapmak, büyüklerin maçlarını seyretmek, bayramlarda mantar tabancası patlatmak bize büyük haz verirdi.

            Karaova’ın şeftalileri, karpuzları iki metreden mis gibi kokardı. Mahalledeki ağaçlardan özgürce dut, frenk elması, erik toplardık. Kedilerimiz, köpeklerimiz de bizimle birlikte mutluydu.

            Yazları istediğimiz kıyıdan denize girerdik. Çakıl taşları, deniz dikenleri, deniz yıldızları toplardık. Hamurdan yem yapar, oltayla kefal avlardık. İskelenin ucuna kadar giderdik. Daha çok gemi gelirdi. Işıkları geceleri ışıl ışıl yanardı.

            Mis gibi ekmek ve tatlı maya yerdik. Söke’nin peksimeti ve pidesi meşhurdu. İzmir’in kumrusuna ve dönerine doyum olmazdı. Ada’nın Şam tatlısı ve macununa biterdik. İncir, zeytin, üzüm bolluğu içinde yaşadık. Memleketin tertemiz havası ve sokak çeşmelerinden akan buz gibi sularıyla büyüdük.

            Fuar, lunapark, Kordon, Şarlak, Altınkum, Kadınlar Denizi, Bafa Gölü, Alsancak Stadyumu, Milli Park, Efes, Güvercinada, Yılancıburnu, Milet, Halikarnas bizim için çok anlam ifade ederdi.

            Zeki Müren, Ajda Pekkan, Barış Manço, Erkin Koray, Cem Karaca, Hümeyra, Erol Büyükburç, Fikret Kızılok, İlhan İrem, Alpay dinlerdik. Şarlo, Yavru ile Kâtip, Louis de Funes, Jerry Lewis, Fantoma, John Wayne, Clint Eastwood  seyrederdik. Osman Usta’nın kuklaları, İbiş ve Karagöz’le güler, eğlenirdik. 

            Küçükada’dan inerken bir daha böyle mutlu günleri yaşayamayacağımızı düşündüm. Her şey rüya gibiydi. Mutlu bir rüya…

Yorumlar
KUŞADASI HABERLERİ
Bizi Takip Edin: