RODOS’TAN KUŞADASI’NA (2)
Yayınlanma Tarihi: Pazartesi, 18 Ocak 2021
HALİL AKGÜN - Makale ve Öykü Yazarı
RODOS’TAN KUŞADASI’NA (2)

             II. Dünya Savaşı başlamış, Almanların ne yapacağı belli değil. İnsanlar endişeli. Varlıklı birçok Türk, Rum, Yahudi, Ermeni güvenilir ülkelere göç ederler.

            Osman dedem siroz hastalığından 01 Haziran 1940’da vefat eder. Hatice halam gelinin karnındaki oğlan olursa adı Osman olsun der. Daha doğmadan annemin karnında adım konmuş. 01 Aralık 1940’ da doğmuşum. Hatice halam, babam dünyaya geldi diye mahalleyi ayağa kaldırmış. Dedemin erkek çocuklarından ilk erkek ben olduğum için adım Osman olarak kesinleşmiş olur.

            On sekiz ay sonra kız kardeşim Firdevs dünyaya gelir.

            Savaş kızışır. Açlık başlar. İnsanlar Anadolu’ya göç ederler. Babam bizi 1943’de Marmaris’e taşır. Marmaris kale içinde bir süre kalır, balıkçılık yapar. Ortalıkta “Rodos Türklere verilecek” sözü yayılır. Babam bu sefer bizi toplayıp tekrar Rodos’a, köyüne geri döner. Rodos’tan Kuşadası’na göç eden bir ailenin boş kalan evini kiralar. Yol kenarına bir baraka yaptırır. Çeşitli yollardan temin ettiği bazı ihtiyaç maddelerini satmaya başlar. İşin başına annemi oturtur. Annem bakkal olur. Geçenlere bazı şeyler satarken babam bazı işleri takip eder.

            Yelkenli sandalla Bozburun’a, Marmaris’e gider-gelir. Yiyecek bir şeyler bulur, satar.

            Hatırladığım, bende iz bırakan bazı olaylar:

            Baraka bakkal dükkânının karşısında büyük bir bahçe vardı. Üç beş çocuk yolu geçer, orada oynardık. Bir gün bizi birileri çağırdı. Önden ben geçtim, arkamdaki çocuğu yoldan geçen motosikletli çarptı, motor devrildi. İnsanlar koşuştu. Annem beni kaptı, kucakladı, sarıldı, o tarafa bakma, dedi. Çocuk ölmüş. Ölen çocuk Kel İsmet’in kardeşi.

            Naime halamın oğlu benden birkaç yaş büyük. Her gün dükkânın önüne gelir, oynarız. Annem patates kızartır, mis gibi yeriz.

            Telden, değnekten, lastikten her gün kendine bir oyuncak icat eder, oynar. “Ben de isterim” dedikçe babam Hasan’a kızar, kovardı.

            Akraba Binnaz ablamın kardeşi Osman, Allahahmet’in oğlu Durmuş ve ben bir gün onların evinin önünde oynuyoruz. Arka kapağı açık kamyona çıkıp atlarken Durmuş düştü, eli kırıldı. Çok fena ağladı. Koşup alıp götürdüler. Ben kaçtım, saklandım.

            Yıllar sonra Durmuş Kuşadası’na geldi. Baktım eli küçücük kalmış. Konuştuk, o günkü olayın ben nasıl olduğunu anlatınca şaşırdı kaldı. Şimdi İtalya’da yaşıyormuş.

            Lakabı Çavuş olan yaşlı bir akrabamız vardı. Küçük çocukları toplar, boş tarlada oynatırdı. Bir gün elinde bir tüfek bizi yine topladı. “Yere yatın bekleyin” dedi. Tepemizden karabulut gibi kuş sürüleri geçiyordu. Tüfekle ateş etti, patır patır kuşlar düştü. Toplayın diye bağırdı, topladık. Birkaç kere daha patlattı, topladık. Ateş yaktı. Kuşları pişirdi, bize yedirdi. O kuşların sığırcık kuşu olduğunu sonradan öğrendim.

            Denizi çok seviyordum. Annemden gizli kumsala gidiyor, kendi kendime oynuyordum. Suya gire çıka kendi kendime yüzmeyi öğrenmiştim.

            Bir gün babamla sabaha karşı denize gittik. Elinde uzun bir kamış, ucunda ip, ipin ucunda bir parça bez. Yarı beline kadar suya girdi. Kamışı uzattı, suda yürüdü, ben de kumsaldayım. Bir ara kamışı hızlıca kaldırdı, ucunda bir şey pat diye kumsala düştü. Bunu birkaç defa daha yaptı. Tuttuklarını kovaya doldurdu. Eve getirdi. Ateşi yaktı, pişirdi, yedirdi bize. Sonradan öğrendim tuttukları sübye imiş.

            Babam evimizin bahçesine kanal şeklinde uzun bir çukur kazdı. Çukurun üstüne tahta dizdi. Kazdığı toprağı üstüne serdi. Bir tarafını açık bıraktı. Şehirde siren sesleri başlayınca delikten içeriye girer, dipteki mumu hemen yakardım. Annem kucağında kardeşimle gelir, seslerin geçmesini beklerdik. Sesler kesilince dışarıya çıkar, günlük yaşantımıza devam ederdik.

            Çukurun adı Rufuco imiş. İngiliz uçakları bomba atmaya gelince saklanmak için herkes evlerinin önüne aynısını yapmış. Annem Türk bayrağı dikmiş, babam serene asmış. İngilizler kırmızı Türk bayrağını görsün bomba atmasın diye. Savaş bu, tedbir gerek. Rumlar bile Türk bayrağı asmış.

            Babam bir maltız keçisi alır. Keçiyi annem kimseye göstermeden evin içinde besler. Keçinin sütünü açlıkta bize içirir.

            Savaş bitti, Oniki adalar Yunanlılara verildi. Okullar açıldı. Okula başladım. Girit mahallesinin çocukları ile Mikse’nin çocukları Miramar mevkiindeki okula devam etmeye başladı. Grup halinde elimizde sefer tası okula gittik. Öğretmenimiz Mehmet Ali Bey bir süre bizi okuttu. Yerine Yunan öğretmen geldi. Türkçe yerine Yunanca konuşuluyordu. Giritli çocuklar için sorun yok. Yunanca bilmediğimde öğretmen hep beni azarlardı, döverdi. Bu durumu aileme hiç söylemezdim. Bizden büyük çocuklar başıma gelenleri babama anlatmışlar. Bir gün babam beni karşısına aldı. Parmağını gözüme doğru sallayarak sorular sordu, durumu öğrendi. “Ben seni gâvur yapmayacağım!” diye hiddetle bağırdı.

            Babam eski bir sandal alır. Tersanede bakımını yaptırır. Türkiye’ye kaçmaya karar verir. Kimseye söylemez. Sadece Sabri dayıma “Hazır ol…Bir gün Anadolu’ya giderken seni de götüreceğim” der. Komşumuzun oğluna da ayrıca “ Necat hazır ol seni Anadolu’ya götüreceğim” der.

            Zaman kollar, havaların limanlık olmasını bekler. Dayımı çağırır. Necat’la bir bayram arifesine tersaneye gider. İşçilerle yer içer, gece sandalı habersizce tersaneden çıkarır. Necat’la kürek çeke çeke Mikse’ye gelir. Annemle dayım eşyaları hazırlamışlar. Deniz kenarına hep birlikte taşımışlar. Sandalı doldurmuşlar. Annem demir karyolasını bile sandala koydurmuş. Köpeğini bağlayıp bırakmış. Kedisini kucağına alıp sandala binmiş.

            Dayım denizcilikten anlamaz. Onu baş tarafa oturturlar. Kıç tarafına annem, kardeşim ve ben oturuyoruz. Kardeşim dikiş makinesinin ayağında oturuyor. Korkudan ne ağlıyor, ne de konuşuyor.

            Babamla Necat var güçleriyle kürek çeke çeke köyden Anadolu’ya doğru uzaklaşıyorlar. Ortalık ağardığında sahilden oldukça uzaklaşmışlar. Rüzgâr yok, dalga yok, iki gün iki gece Marmaris’e doğru gidiyoruz. İkinci günün gecesi Kadırga Feneri’inden Marmaris’e girerken fark ediliyoruz. Askerler düdük çaldı, fenere yaklaştık. Gümrük motoru geldi. Bizi çekerek Marmaris iskelesine getirdi. Sabahleyin babamgili sorguya götürdüler. Gümrükçüler sandala girmek istedi, annem onlarla tartıştı. O kargaşada annemin gümüş takımlarını kaçırmışlar. Babamgil sorgudan geldi. Dayım ve Necat eşyalarını alıp bizden ayrıldılar. Sandalda birkaç gün kaldık. Babam sahilden bir ev tuttu, yerleştik.

            Marmaris’te dokuz ay kaldık, balıkçılık yaptık. Limana onbeş günde bir vapur uğruyordu. Açıkta demirliyor. Sandallarla karşılanıyor, inenler binenler. Yükleme işleri yapılıyor. Biz de vapuru karşıladık. Babam bir seferinde Rodoslu tanıdık insanlar buldu, konuştu. Vapur Antalya’ya doğru gidiyormuş. Dönüş gününü öğrendik. Eşyaları yine sandalımıza doldurduk. Vapur geldi, karşıladık. Bizi vinçle sandalımızla birlikte güverteye aldılar.  İzmir’e doğru vapur yolculuğu başladı. Kuşadası’nda ineceğiz. Kuşadası’na geldik. Çok büyük fırtına vardı. Kaptan, batarsınız dedi ve bizi indirmedi, İzmir’e götürdü. Kordonda iskeleye indirdi. Yelken beziyle sandalı örttük. Sandalın içinde birkaç gün yattık. Babam Kuşadası’na gitti. Akrabalarını buldu. Ev tuttu geldi. Kamyona yüklendik. Kuşadası’na geldik. Kuşadalı olduk. Rodos’tan kaçış Kurban bayramı arifesi 24 Ekim 1947 Perşembe.

Yorumlar
KUŞADASI HABERLERİ
Bizi Takip Edin: